İslam ve Batı Ekseninde İnsan Hakları

İnsan hakları her insanın doğuştan sahip olduğu dokunulmaz, devredilmez ve vazgeçilmez nitelikte oldukları kabul edilen haklardır. İnsan hakları tartışmaları, hakların meşruiyet kaynağı, tarihsel ve düşünsel zemini, evrenselliği ve kültürel formları etrafında cereyan etmektedir. Bu yazıda insan haklarının doğu ve batı medeniyetlerindeki tarihsel gelişimi, sekülerizmle olan ilişkisi ve bu zeminden hareketle BM Evrensel İnsan Hakları Beyannamesi çerçevesinde insan hakları kavramının evrenselliği ve kültürel göreceliği üzerinde durulacaktır.

Modern ve Batılı bir kavram olarak insan hakları Eski Yunan’daki meşaleyi insana veren hümanist tanrılardan başlayarak, Roma dönemi ve Ortaçağ Hıristiyanlığının insan algısıyla yoğrulmuş bir kavramdır. Bununla beraber bu algının modern döneme taşınması Aydınlanma düşüncesiyle başlamış bir süreçtir.

Feodal dönem soya bağlı geleneksel aristokrasi yapısının egemen olduğu bir toplumda yeni, kentli, geleneksel aristokrasiden farklı olarak üreten, bu yeni tür üretim ilişkileriyle merkezi krallığın ve aristokrasinin önüne koyduğu engelleri kaldırmak amacıyla hayat, hürriyet, mülkiyet, eşitlik, güvenlik gibi kavramlarla insan hakları ve demokrasi mücadelesine giren burjuva sınıfı ortaya çıkmıştır. İnsan hakları yeni yükselen bu dinamizmin hâkim güçler karşısında bir tür kendini savunma aracı haline gelmiştir.

İnsan haklarının Batıdaki gelişimi sırasıyla Manga Carta Libertatum (1215), sonrasında İngiliz Haklar Bildirgesi (1689), Amerikan Bağımsızlık Bildirgesi(1776), Fransız Evrensel İnsan ve Yurttaş Hakları Deklarasyonu (1789) gibi aşamalardan geçerek bütün bu sürecin devamı/sonucu mahiyetinde sayılabilecek BM Evrensel İnsan Hakları Bildirgesinin ilan edilmesiyle sonuçlanmıştır (1948).

İnsan hakları kavramının Batıdaki tarihsel serüveni, BM İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi 1948’te ilan edilene dek lokal bir zeminde seyrederken bu tarihten sonra evrensellik iddiasıyla İslam ve diğer medeniyet havzalarına nüfuz etmiştir. Yıkıcı bir savaşın ardından Dünya yeniden şekillenmiş bu yeni düzende Batılı Demokrasilerle Sovyet Sosyalizmi hâkim unsur olmuştur. Hazırlanan beyannamenin çerçevesi egemen güçler tarafından belirlendiği için batılı bir karakter taşımaktadır ve bu şekilde de diğer uluslara kabul ettirilmiştir.

O günün şartlarında bütün Dünya için ortak ve evrensel bir beyannameye ihtiyaç var mıydı bu ayrı bir tartışma konusu ancak beyannamenin hazırlandığı komitede hiçbir Müslüman üyenin olmaması dünya nüfusunun dörtte birini oluşturan Müslümanları bu sürecin dışında tutmuştur. Benzer şekilde diğer medeniyet havzalarını da sürecin dışına iterek hazırlanan bu metne Güney Afrika, Suudi Arabistan ve altı Sovyet ülkesi çekimser oy kullanmıştır. Güney Afrika’nın itiraz etmesinin gerekçesi ülkede uygulanan Apartheid sistemidir. Sovyet Bloğundan gelen itirazların kaynağı ise, belgenin sosyal hakları göz ardı ederek bireye ve bireysel haklara fazlaca önem vermesiydi. Suudi Arabistan ise çekimserliğini İslami gerekçelere bağlamıştır.

Manga Carta ile başlayan bu süreç batılı / Avrupalı insan için belli başlı kazanımlar sağlamıştır. Ancak bu kazanımlar sadece Batı özelinde sınırlı kalmıştır. İnsan haklarını kendi vatandaşlarının hakları olarak algılayan Batılı devletler ‘her insan eşit …’ ‘her insanın onuru..’diye başlayan insan hakları belgeleri yayınlarken diğer taraftan sömürdükleri ülkelerde katliamlar yapmaktan geri kalmamışlardır. Örneğin BM İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi ilan edildiği yıllarda Fransa’nın kendi sömürü ülkelerinde (Cezayir vb.) yaptığı uygulamalar da göstermektedir ki Batının insan hakları söylemi kendine has lokal anlamda kendi vatandaşlarına uyguladıkları standartlardır.

Aslında bütün sistemlerde hayat, hürriyet, mülkiyet kavramlarına yüklenen farklı muhtevalar vardır. Batının yaptığı şey ise kendi geleneğinin bu kavramlara yüklediği manayı tüm dünyaya dayatması ve bunu bütün Dünyanın ihtiyacı olan şey ya da arzuladığı bir durummuş gibi sunmasıdır.

Meseleye bizim tarafımızdan baktığımızda ise; aydınlarımız insan haklarının aslında bizde de olduğunu ispatlama gayreti içerisindedirler. Şüphesiz her medeniyet insana, adalete, hakka dair belli başlı değerler ortaya koymuştur. Ancak İslam’da var olan Batıdaki insan halklarının birebir karşılığı değil, bu dinin kendine özgü hak ve adalet kavramlarıdır. Bununla alakalı olarak Hilfu-l Fudul örneği, Medine Vesikası ve Peygamber Efendimizin (S.A.V.) Veda Hutbesi İslam’daki hak ve adalet merkezli düşüncenin tarihsel referansları olarak çokça zikredilmektedir.

Bu referans noktaları tarihsel akış içerisinde zamanla usul kaidelerine de girerek hukuksal üst normlar haline gelmişlerdir. Bu konuda İslam tarihi Batıdakine benzer hukuksal devinimler yaşamamıştır. Bunun nedeni, klasik dönemde zaten oturmuş olan hukuksal yapının insan hakları alanındaki ihtiyacı büyük ölçüde karşılamasıydı.

Osmanlının çöküş döneminde ise bu alanda Batıdakini aratmayacak türden peş peşe yapılan reformlar, kendi öz referansları ve bu havzanın ihtiyaçları sonucu ortaya çıkmış bir durum değil, Batılılaşma ve epistemolojik dönüşümün bir sonucu olarak, her alanda olduğu gibi, buradaki yaraya dışardan mehlem getirerek iyileştirme işlemidir.

Osmanlı’da 1808 tarihinde merkezi yönetimle ayanlar arasında imzalanan ve bu yönüyle İngiliz Manga Carta’sına benzetilen Sened-i İttifak’la başlayan bizdeki Batı karakterli insan hakları gelişim süreci, 1839 tarihli Gülhane Hatt-ı Hümayunu, 1856 Islahat Fermanı, 1876 1. Meşrutiyet ve Anayasanın ilanı, 2. Dünya savaşı sonrası dışarıda kalmama dürtüsüyle kabul edilen BM İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi 1990 Türkiye Cumhuriyetinin AİHM (Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi) yargı yetkisini kabul etmesine kadar gelen bu süreç insan haklarının bizdeki gelişimi açısından yukarda zikrettiğimiz tarihi referansların dışında ikinci bir süreçtir. Bu süreçteki hakim paradigma yoğun Batı baskısı, devletin bekası aynı zamanda Batılı devletlerin standartlarına yetişme çabasıdır.

İnsan hakları alanında yapılan yeniliklerin halen yetersiz olduğu ve Batıdaki şekliyle hedeflenen noktaya henüz ulaşamadığına dair yapılan tespitlerin kaynağı Batı merkezli insan hakları elbisesinin özelde bu coğrafya genelde batı dışı tüm toplumlar için bir numara küçük olmasıdır. Kendi tarihsel referanslarından kopuk, ithal bir insan hakları söylemini diğer milletlerin özümsemesini beklemek hata olur. Ancak Batılı insan hakları eleştirisi bizi otoriter olandan yana tavır almak gibi bir kolaycılığa götürmemelidir. Tartışmamızın kaynağı, İnsan haklarının gündelik hayatta karşılaştığımız sorunlara dair pratik kazanımları değildir, yapılması gereken şey tarihi zemini ve referansları itibariyle kavramı ele almaktır.


Ahmet Zeki OLAŞ
MAZLUMDER Dış İlişkiler Sorumlusu

KAYNAKÇA
Ağaoğulları M. A. Köker, L. (2001) İmparatorluktan Tanrı Devletine. Ankara: İmge Kitapevi
İnan, Y. (2001) Avrupa Birliği ve Türkiye İlişkilerinde İnsan Hakları. Ankara: Çankaya Üniversitesi Yayınları.
Kuzu, B. (1997) Ülkemizde Kişi Özgürlüğü ve Güvenliği. İstanbul: Filiz Yayıncılık
Yelken, R. (2007) Türkiye’de Devlet Eksenli İnsan Hakları Söyleminden Sivil Toplum Eksenli İnsan Hakları Söylemine Geçiş.

YAYIN BİLGİLERİKategori Adı MakalelerTarih 2010-03-09Yazar Ahmet Zeki OLAŞ
Şube ve Temsilcilerimiz
konya
İnsan Hakları ve Mazlumlar İçin Dayanışma Derneği - MAZLUMDER Konya Şubesi
Adres: Şems-i Tebrizi Mahallesi Mazhar Babalık Sokak Adalet İşhanı Kat:1 No: 12 Daire 109 Karatay KONYA
E-posta: konya[a]mazlumder.org | Telefon: 0 332 353 36 37 | Faks: 0 332 353 36 37

Ziyaretçi Sayımız : 3530928

beyaz.net, bilisim, network, web uygulamalari