ABD 'kaÇInIlmaz Son’a daha da yakIn

Justin Raimondo

Orta Doğu’yu isyanlar kasıp kavururken, ABD yöneticileri imparatorluğu korumak için umutsuz.

Bu günlerde tarihin gelgitleri çok hızlı hareket ediyor. Sıradan bir insanın, yaşamak zorunda olduğu bir hayata sahip bir kişinin, ölçeği küçük ancak hissedenler için dünyayı sallayan dertlerle dolu bir bireyin, tüm bunlardan bir anlam çıkarması zor. Aslında sözüm ona “uzmanlar” dahi bu noktada şaşırmış durumdadır. Aralarındaki en ümitsiz ve dünyayı saran engin değişim denizine en çok direnenler, ABD politika yapıcılarıdır.

Suriye diktatörü Beşşar Esad, güvenlik güçlerini genç göstericiler üzerine salması gibi, İsrailliler de “Nakba” gününde (Büyük Felaket-İsrail’in Kuruluş Günü) gösteri yapan gençlere saldırdı ve bu yazı yazılırken 20 kişiyi katletti. Yemen’de göstericiler onun bırakmasını isterken “Başkan” bir yere gitmediğini ilan etti. ABD’nin anahtar müttefiklerinden Bahreyn’in Kral Hamad’ı, bırakması yönündeki taleplere rağmen tahtına meydan okuyarak yapışmaya devam ediyor.

Özetle, tüm eski rejimler aynı fırtınanın muhasarası altında; tıpkı kayalara yapışmış midyeler gibi umutsuzca güce sarılıyorlar ancak hiçbiri bu yumuşakçaların bitmez tükenmez kalma gücüne sahip değil. Determinist bir eskatolojiye (Dünyanın sonu Teolojisi) düşmeden, tüm bu rejimlerin (Demografik olarak İsraillilerin, uzun zaman önce Avrupa’da (ve Amerika) kralların sultasını sonlandıran modernlik güçleriyle Arap monarşilerin) ölmeye mahkûm olduğunu söylemede bir beis yok.

Öncesinde uyuyan bölgede özgürlük tsunamisini harekete geçiren kültürel ve ekonomik eğilimler fazlasıyla girift. Nedenleri ve gideceği yola dair kapsamlı bir analizine sahipmişim gibi davranmayacağım. Buna rağmen bildiğim, Arap dünyasındaki yükselen dalganın, birçoklarını yavaş bir açlığa mahkûm eden ve diğerlerinin de hayat standartlarını düşüren tavan yapan fiyatlara denk düştüğüdür. Arap orta sınıfı kendi beşiğinde öldürülüyordu ancak bundan önce hayatı için savaşmaya başladı.

Açsanız ve işsizseniz, olağan aşağılamalar dayanılmaz hale gelir. İsrail’in propagandacıları, Suriye ve Golan Tepeleri arasındaki eskiden sessiz sınırdaki gösterilerin arkasında Suriye hükümeti olduğunu söylüyor; Suriyeliler, Baasçıların iç katliamlarından dikkati başka yöne çekmeye çalışıyormuş. Öte yandan, Şam’dan benzeri bir ses yükseliyor; caddelerindeki hükümet-karşıtı protestolar Mossad’ın işiymiş. Bu ikisi kamuoyu diplomasi alanında birbirleriyle dövüşebilirler ve birbirlerini şeytan ilan edebilirler, ancak gerek Tel Aviv gerekse Şam temelde aynı saftadır; bir zamanlar kaçılması-imkânsız olduğu düşünülen ancak şimdilerde çürüklüğü ortaya çıkan dikkatlice-inşa edilmiş hapishane toplumlarını tehdit eden insanî dalgaya karşı savaşmaktadırlar.

Osmanlı gerilemesine ve nihayet çöküşüne uğrayan yüksek bir medeniyetin yeniden ikamesi bir Arap Aydınlanması’yla sona erebilir ya da Orta Doğu’yu yeniden-karanlığa boğacak bölgesel bir savaşta ve toplu bir kendini-yakmada zirve-hazzına ulaşılabilir. Buna rağmen en azından hâlihazırdaki kaostan bir sonuç çıkarılabilir; ABD, yoldan kenara çekilmelidir.

Her tür neden için bu doğrudur, en başta ekonomik sıkıntılarımız gelir. Arap “caddesini” bulandıran ekonomik darboğaz, Amerikan “caddesini” de uyandırıyor; köylüler homurdanmaya ve dirgenlerine uzanmaya başlıyor. Evleri, rızıkları, hayata dair temel varsayımları tehdit altında; tıpkı binlerce km ötedeki Arap kuzenleri gibi, öfkeli, şaşkın ve asi bir ruh halindeler. Onları kim suçlayabilir ki? Alışverişe gittiklerinde salatalığın fiyatı bir önceki haftaya göre iki katına çıkmış; göğüsleri anoraksı mankenini andıran cılız tavuğun fiyatı 3’e katlanmış. Markete dahi gitmenin ederi meşum şekilde artmış. Öfkeliyiz, kim bizi suçlayabilir?

Öfke, çağımızı şekillendiren bir duygudur. Akşam yemeği için alışveriş yapan bir Amerikan ev hanımını, okyanusun ötesindeki eşitine bağlayan yegâne şey, olayların olma şekline dair (sıklıkla da yanlış yöne) körlemesine öfkedir. Herkesin el ele tutuşup “Kumbaya” şarkısını söyleyeceği Kova Çağı’nı selamlayan çiçek çocukların rüyasını gerçekleştirmek yerine, gelecek herkesin ele ele tutuşup, “Yeter!”, “Rejim Defol”, “Bıktık” şarkılarını söyleyeceği bir dünyaya dönüşüyor.

Hepsi çok cesaret verici, özellikle benim gibi serbestlikçi biri için böyle düşünebilirsiniz, ancak o kadar acele etmeyin. Demagoglar, insanların duygularını manipüle etmede iyidir ve duygular, beyinlerini kullanmayanlar için neredeyse-her-şeydir ve yeni rejimin eskisinden daha çok vahşi ve zalim olma tehlikesi, özgürlük ihtimali kadar belirgindir.

Birçok kişi için, en azından birçok Amerikalı için, dış politika iyisi mi “uzmanlara” bırakılacak bir alandır. Yani savaştan kâr edenlerden maaş alanlara, profesyonel iyi-niyetlilere (bu kadar kötülük ancak bu iyi niyetle olurdu) ve azamet sanrılı tuhaf milyarderlerin alanı. Washington’u istila eden think-tank’lerin ekserisine fon sağlayan ve hayvan merasının ortasındaki bayağı alışveriş merkezleri gibi dış politika manzarasını çirkinleştiren bu kişiler, Amerika’nın “küresel liderliği” ve NATO’nun ilahi mandasının ebediyete kadar sürmesine dair aynı sıradan lafları tekrarlamak için para alır.

İşleri güçleri; Amerikan imparatorluğunun girift “mimarisini” inşa ve müdafaa etmek ve (Amerikan erkinin mutlak hayırseverliği ve sürekliliğine dair) tek bir tema üzerindeki varyasyonlardan başka bir şey olmayan Amerikan hegemonyasının “yarışan” rüyetlerini sağlamaktır. Bir güruh, farzı muhal Irak’ta müdahaleyi, Libya hakkında kandırmayı tercih edebilir fakat bu kamuoyu önündeki tartışmalar arka plandaki fikir birliğini maskeler. Hepsi kaderimizin dünyanın kesişim noktalarında trafiği yönetmek olduğunda birleşir, sadece uygulanacak kurallar noktasında farklılık gösterir. Nadir ve kahraman istisnalar dışında, uluslararası konuların görkemli alanında ve analizinde kimse küresel polis olarak rolümüzü sorgulamaz.

Dış politika “tartışması” içerisindeki bu radikal oransızlığın nedenlerini anlamak, müdahaleciliğin nasıl çalıştığını, yani Amerikan dış politikasına hâkim prensipleri daha iyi kavramama yol açtı. Dış politika “realizmi”ne dair kendi teorimi oluşturabildim. Herhangi bir hükümetin erkini içte ve dışta idame ettirmek ve genişletmeye dair merkezi motivasyonuna dair görüşümü inşa edebildim.

Tüm hükümetler, fıtraten saldırgandır. Baskı ilkesini ihtiva ederler ve bunu “hukuk” ile süsler ve maskelerler. Bu nedenle bir barış savunucusu, halis kalple ve en iyi niyetlerle, bu ya da o savaşın “uluslararası hukuka” aykırı olduğuna dair gevezelik ettiğinde gülmekten kendimi alamam. Bu teşekküllere dair “hukuk”tan bahsedemezsiniz zira doğaları itibariyle her biri, kendi zihniyetinde, kendine münhasır bir hukuktur.

Bu demek değildir ki savaş-karşıtı aktivistler devletler-arası çatışmaların barışçıl çözümü için sürekli kışkırtmayı, ajitasyonu bıraksınlar. Yine de sanrılarla savaşamazsınız. Bu saldırganlık motorlarını merhamet araçlarına dönüşeceğine dair hülyalar sadece kafa karışıklığına, kaçınılmaz hüsrana ve hangi kanatın (“sağ” ya da “sol”) iş başında olduğuna dayalı olarak Savaş Partisi amaçlarına hizmet edecek sathi bir takdire haiz bir projeyi desteklemenin arka kapısına neden olacaktır. Bunu şimdiki Libya müdahalesine ve Başkan Obama’nın gelecekteki kucağındaki savaşlara dair yaygın “liberal” destekte görebiliriz

“Uluslararası hukuk” sanrısı, başka yaygın bir lakırdıyla ilişkilidir. Muhafazakârlar arasında yaygın bu fikre göre, liberal demokrasiler, otoriter ya da totaliter rakiplerine göre daha az saldırgandır. Bu gerçek dışı basmakalıp, son on yılın tarihine, 2,5 ülkeyi işgal edip sadece Irak’ta yüzlerce bin kişiyi katleden aralarındaki en büyük ve en liberal demokrasine bakarak kolayca yanlışlanabilir. Öte yandan tarihin bu anında (otoriter/totaliter bir model olarak) Çin’in “rejim değişikliğini” etkilemek için dolandığını ve askerlerini dünyanın her köşesine yolladığını görmeyiz. Bunun yerine, borcumuzu aldıklarını ve sonraki neslin çizgisiz kaşlarındaki ter şekli formunda faizi toparladığını görürüz.

Bu nispeten pasifimsi otoriterliğin nedenin bir kısmı yapısaldır. Tiran rejimi kaynaklarının önemli bir kısmını baskıya ve halkını bir ütopyada yaşadığına, başka bir hayatın mümkün olmadığına, “inandırmak” için harcamalıdır. Bu devletlerin idarecileri, sürekli bir paranoya içerisinde yaşarlar ve tüm enerjileri sürekli içe aktarır, yatakları altında saklanan düşmana yönlendirir. Demokratik mevkidaşları gibi, asıl amaçlar ve itkileri, her ne kadar kullanılan yollar farklı olsa da, kendi erklerini, yağmalarını ve ayrıcalıklarını idame ettirmektir. Devlet edimini irdelemek için ki bu nedenle tüm devletlerin karakteristik edimi savaştır, bu asli itki, başlangıç noktamızı oluşturmalıdır.

Savaş, rejimin idamesi noktasında insanları ikna etmek için iyi bir yoldur fakat demokrasiler de benzer şekilde bu zorlama “birliğe” meyillidir. Eğer son 10 yıl bize öğretmediyse demek ki kolektif bunamaya düştük ve bir şey (imparatorluğun çöküşünden bir önceki belirti) öğrenme kapasitemizi yitirdik.

Modern dünya tarihinin Tuhaf Arz yorumuna neden olan “demokrasiler-daha-barışçıldır” doktrinine karşı çıkacağım. Aslında büsbütün gerçekliğin tersidir ve tamamen zıt bir sonuca işaret etmektedir. Demokrasiler, bilhassa zırdeli haçlı seferleri başlatmaya ve dışarıda yok edilecek canavarlar aramaya daha meyillidir. Kalabalıkların ihtirasının taze icat edilen Cumhuriyet’i bastırarak bizleri Avrupa Savaşları sarmalına çekeceğinden endişelen John Quincy Adams’ın, bu Mesihçi ayartmaya karşı uyarmak için çok iyi nedenler vardı. Heyhat, kimseye fayda etmedi.

Burada yaptığımız iş, Adams’ın Amerikalıların hikmetli nasihatini hatırlatmaktır ve hiç de kolay değildir. Yukarıda ifade ettiğim gibi dış politika alanı neredeyse tamamen kodaman Washington think-tanklerinin egemenliğindedir ve “ana-akım” medya onların en etkin kanalıdır. Bu yollarla savaş propagandasını günlük hayata zerk ederler ve savaş histerisinin nükseden dalgalarını teşvik ederler.

Korku, küskünlük, ırkçılık ve (çağın ruhu) odaksız herkesçe-paylaşılan kızgınlık, bu periyodik öfke patlamaları esnasında yabancı bir düşmana yöneltilir. Ulusal güvenlik “entelektüellerinin” işi, bu turfanda duyguları rasyonelleştirmek ve belirli bir hedefe yöneltmektir. O an artık kim varsa, Muammer Kaddafi olur, Mahmut Ahmedinecat olur…

Savaş propagandası sanatında, Düşman’ı kişiselleştirmek, özellikle nahoş ve kolayca nefret edilebilecek bir yüzde sabitlemek, her zaman önemlidir. Medyanın yaptığı gibi bu, savaş “anlatımı” yaratmanın can alıcı parçasıdır. Her hikâyenin karakterleri olur ve Savaş Partisi için eğer savaşlarımız (artık o an kim Yeni Hitler’se) Şer Güçleri ile (o an artık Oval Ofis’te hani insan kılığında melekle sembolize edilen) Hayır Güçleri arasında betimlenirse her şey daha kolaydır.

Amerikan demokrasi bağlamında, bu Savaş Partisi için gayet işe yarar. Çünkü Başkan’ın partizanları, en azından seçmenlerin yarısı, parti sadakatinden dolayı (en azından başlangıçta) sürekli şekilde müdahaleyi destekler. Bu arada diğer yarı, Amerikan askeri edimini izleyen “bayrak etrafında toplanma” duygusundan korkarak sürekli olarak bölünecek, bazıları daha eleştirel olmaya eğilim gösterecek. Her durumda, bu Başkana, hedeflerini seçmede geniş serbestlik sağlayacak.

Çin gibi otoriter rejimler, halkını ikna edecek ya da aksi halde kullarını “birleştirecek” başka yollara (Gulag (Sovyet hapishaneleri), işkence askıları ve gizli polise) sahipken, savaş, sadakatsiz şikâyetçiler olarak muhalefeti marjinalleştirmek için demokratik bir hükümetin ilk başvurusu olacaktır. George W Bush’un ofisinde iki korkunç dönem siyasi bir araç olarak tutulan savaş histerisi, o ve onun bankacı arkadaşları ülkeyi talan ederken bizleri aşırı mahrumiyet içinde bıraktı. Halefi kendisini ikinci bir dönem için selefinin başlattığı bu savaşları başarıyla sürdürdüğüyle satıyor ve her gün (Trablus sahillerinden Orta Asya çöllerine) yeni çatışmalarla tehdit ediyor.

Dış politika analizinin “gerçekçi” okulu, Devlet edimlerine yanılsamalar olmadan bakmamızı ister. Bu ilkeyi karar-verici sürecin iç dinamiklerine uygulamada, bunu rekabet eden (lobiciler) çıkar grupları dışında görmek imkânsızdır. Soyut adalet ilkeleri, ahlaki etmenler ve hatta daim-hatırlatılan ABD “ulusal çıkarları”nın bununla çok az ya da sıfır ilişkisi bulunur. Rakip ekonomik ve siyasi çıkarlar arasındaki Darvinci bir yarışmanın sonucunda kazanan Seçim Günü ortaya çıkar.

İmparatorluk çağımızda, bunun anlamı Birleşik Devletler’in dış politikasının (yani Başkan) tek bir kişi tarafından yönetildiği ve onunla somutlaştığıdır. Savaş zamanındaki Genel Kurmay Başkanı rolü, büyür ve sivil kişiliğinin önüne geçer. Anayasa terk edildiği için ve Kongre savaş-gerçekleştirici erkini yürütmeye devrettiği için, (Kurucuların ölesiye korktuğu) Amerikan Napolyon’u için zemin hazırlanmış olur. Şansımıza ki, hiçbir modern Sezar bu rolü oynamaya kalkmadı, en azından şimdilik.

Ancak karanlık bu olasılık yok olmadı, hatta yaklaşan iflasın eşiğinde bile. Mali felaket Amerika’nın denizaşırı imparatorluğunu başarıyla sürdürme yetisine ket vurabilir fakat bu idarecilerimizin bunu denemekten vazgeçeceği anlamına gelmiyor. Alev alev yanan Ortadoğu ve elitlerimizce kıskançlıkla savunulan “dünya düzenini” sökmeyi tehdit eden anarşik sirayetle değişimin işaretleri etrafımızdaki her yerdedir. Buna rağmen bu imparatorlukların idarecileri değişimi fark etmede yavaştırlar, özellikle de oluşurken. Bürokrasileri, sosyal konumlarını ve ekonomik çıkarlarını tehdit eden bilgiyi hazmetmek ve analiz etmek için fazlasıyla menfaatçidir.

Buradaki işimiz, çok sevgili Amerikalı dostlarımızın gözlerindeki sanrı perdesini kaldırmak, böylece idarecilerimizin olduğunu söylediği şekilde değil dünyayı gerçekte olduğu gibi görmelerini sağlamaktır. Bu işin “ana akım” medyanın yapmasını beklerdik ancak artık değil. Irak işgalinde çektikleri bayrak, hiç şüpheye yer bırakmadan bunu yapamadıklarını ortaya koydu.

Evet, demokrasiler uluslararası sahnede otokrasilerden çok daha saldırgan olabilir ve genelde de öyledir ve bir kez otoriter devlet savaşa girdi mi, tartışma, ihtilaf olmaz sadece silah zoruyla bir birlik olur. Demokratik toplumlarda barış savunucuları devletin temel yapısındaki belirgin dezavantajlar yaşasalar da, aynı zamanda paha biçilmez bir avantajları vardır. Konuşma (farklı derecelerde olsa bile) özgürlükleri vardır ve hükümetin girdiği yola kamuoyunda karşı çıkabilirler. Halkı eğitebilirler ve resmi propagandaya karşı bir denge sağlayabilirler. Bizim yaptığımız da budur.

Amerikan dış politikasının ifadesi ve uygulanışı, gerek iç gerekse de dış, rakip çıkarların bir sonucudur. Bu çıkarlar; odaklı, güçlü ve hepsinin ötesinde iyi finanse edilir. ABD ordusunun (Big Oil’in çıkarları) dış kurumsal çıkarları koruma ve teminat altına alma düşüncesini teşvik eden think-tank’ler, cömertçe bu firmalarca finanse edilmektedir.

Federal hükümetin eli kulağında mali erimesinde dahi daha da şişman “savunma” bütçelerini zorlayan Washington politika inekleri, yüksek-ederli mortgage’lerini ve şişmiş kolej harçlarını ancak silah-yapıcıların “yardımsever” katkılarıyla ödeyebilirler. Sizce onlar, bizim gibi, avama gidip dilenirler mi?

*Amerikalı ünlü muhalif yazar ve antiwar sitesinin genel yayın yönetmeni.

/ TIMETURK

FAALİYET BİLGİLERİKategori Adı Basında MazlumderTarih 2011-05-17
Okunma Sayısı : 1083
Şube ve Temsilcilerimiz
konya
İnsan Hakları ve Mazlumlar İçin Dayanışma Derneği - MAZLUMDER Konya Şubesi
Adres: Şems-i Tebrizi Mahallesi Mazhar Babalık Sokak Adalet İşhanı Kat:1 No: 12 Daire 109 Karatay KONYA
E-posta: konya[a]mazlumder.org | Telefon: 0 332 353 36 37 | Faks: 0 332 353 36 37

Ziyaretçi Sayımız : 3776640

beyaz.net, bilisim, network, web uygulamalari