Paradokslar Ülkesi Afrika…
Afrika, bugün taşıdığı büyük potansiyel ve ticari arka planla nice olumsuzluklarla anılmasına rağmen dünyanın belki de en güçlü ülkesidir/kıtasıdır. Gelecek Afrika’nındır ve gelecek Afrika’dadır. İşte bu yazının konusu paradokslar ülkesi/kıtası Afrika olacaktır.

Afrika deyince aklımıza ne gelir? Evvela “siyah” dediğinizi duyar gibiyim. Ama nasıl bir siyah? Siyah alelade bir renk değildir ve hiç olmamıştır. Siyaha bir kez daha bakın. Beyaz onsuz ne yapabilir ki? Beyaz siyah olmadan bir hiçtir. Bir kez daha bakın siyaha. Siyah güzeldir.

Şimdi hızlıca sıralayalım:
Afrika; Habeşistan, Mısır, Senegal, Nijerya, Kongo, Ruanda, Botsvana ve Madagaskar…
Afrika; Kartacalar, Romalılar, Aksum Devleti, Eyyübiler, Fatimiler ve Osmanlı Devleti…

Afrika; Svahili, Berberi, Masai, Himba, Zulu, Raşayda, Tutsi, Şona ve Forlar…

Afrika; Kral Necaşi, Ömer Muhtar, Emir Abdülkadir, Patric Lumumba ve Nelson Mandela…

Afrika; Tarihi Mısır piramitleri, Zimbabve harabeleri, uçsuz bucaksız sahra çölleri, sisli orman yağmurları…

Afrika; Cebelitarık, Süveyş kanalı ve Ümit burnu…

Afrika; Jaguarlar, gümüş sırtlar, zebra, zürafa, filler, timsahlar ve simba, yani ormanlar kralı aslan…

Saymaya devam edelim:

Afrika; Liçi, avokado, katta, papaya, sonsuz ananas ve muz tarlaları…

Afrika; Dünyanın en uzun ve bereketli nehri Nil, muhteşem Viktorya şelaleleri ve zirvesi gökyüzünde kaybolan Kilimanjaro dağı…

Afrika; Altın, uranyum, petrol, demir, bakır ve nice bakir maden yatakları ve elmas…

(Elmas demişken, diğer tüm madenleri bir kenara bırakıyor ve sadece Afrika’nın elmasının tüm dünyaya bakabileceğini düşünüyorum.)

Afrilerin ülkesi

Zengin yeraltı ve üstü kaynakları, enfes tarihi geçmişi, renkli kültürlerin merkezi, İslam’ın Medine’den önce ulaştığı ve kök saldığı Afrika, bugün taşıdığı büyük potansiyel ve ticari arka planla nice olumsuzluklarla anılmasına rağmen dünyanın belki de en güçlü ülkesidir/kıtasıdır. Gelecek Afrika’nındır ve gelecek Afrika’dadır. İşte bu yazının konusu paradokslar ülkesi/kıtası Afrika olacaktır.

Afrika kıta olduğu kadar aslında tek bir ülkedir de. 9 milyon kilometreyi aşkın ve çılgın bir sel gibi her geçen gün büyümeye devam eden Sahra’yı, 10’dan fazla ülkeye bölmek ve aralara tel örgüler çekmek Borneolulara, Reşaydalara ve çölün göğsünde değerli bir inci gibi daima duran Tuvereklere haksızlık olmayacak mı?

İkinci Dünya Savaşı ardından bağımsızlıklarını kazanabilen Afrika ülkelerinin birkaçı dışında hemen tamamı sömürge güçlerinin belirlediği sınırları kabul etmiştir/etmek zorunda kalmıştır. Şimdi belki bir ütopya olarak görünse de 1963 yılında kurulan Afrika Birliği’nin en önemli hedefi yeniden tek bir Afrika ülkesi oluşturabilmektir. 

İlk defa Kartaca savaşları sırasında Romalılar tarafından kullanılan Afrika adı, Romalıların Tunus’un yerlilerine verdikleri Afer ya da Afri adından türetilmiştir ve “Afrilerin ülkesi” anlamına gelmektedir. Başlangıçta yalnız Tunus için kullanılan Afrika adı, daha sonra Mısır’ın batısındaki diğer kıyı ülkelerinin tamamı ve nihayet bütün kıta için kullanılmıştır. 

Kenya’nın yetiştirdiği nadide değerlerden olan akademisyen Prof. Dr. Ali Mazrui bakın neler söylüyor:

“Kolonyalizm bizi, Ugandalılar, Kenyalılar, Ganalılar ve Fildişililer olarak ayırmadan, parçalanmadan önce hepimiz Afrikalıydık. Kolonyalizmin Afrika’ya ayak basmasından önce gerçekten de bir Uganda, bir Kenya veya Fildişi Kıyısı yoktu; çünkü Uganda’yı, Kenya’yı ya da Fildişi Kıyısı’nı yapay sınırlarla kolonyalizm yaratmıştır. Bu mantıksal olarak Afrikalıların önceden sadece Afrikalılar oldukları anlamına gelmektedir.”

Hazinenin anahtarı

Bugün Afrika 30 milyon kilometrekareyi aşkın yüzölçümü, 1 milyara ulaşan nüfusu ve 53 ülkesiyle dünyanın gözlerinin üzerinde olduğu kıtadır. Fakat Afrika’nın taşıdığı bunca değerin yağmalanması için trajik olarak Afrika insanının düşürülmesi öngörülmüştür. Dünya üzerinde yaşanmakta olan hemen her türlü sıkıntının başkentinin Afrika sınırları içerisinde herhangi bir yer olarak gösterilmesi bu nedenle sürpriz sayılmaz. Çünkü Afrika kimsenin tahmin edemeyeceği kadar zengindir ve hazinelerinin anahtarı ise hala Afrikalı olmayan birilerinin ellerindedir.  Anlaşılacağı üzere Afrika’nın sorunları daha çok var olan kaynakların dengeli ve verimli bir biçimde kullanılamamasından kaynaklanmaktadır. Peki ne oldu da medeniyetin doğduğu, ilk devletlerin yaşam sürdüğü, insanlığın kendini bulduğu Afrika bugün açlığın, susuzluğun, yoksulluğun ve yolsuzluğun, her türlü mahrumiyetin, savaşların, iç savaşların merkezi oluverdi? Sonu gelmeyen savaşlar, Ruandalar, Darfurlar, demokrasi adına birbirlerini boğazlayan Kenyalılar acı Afrika gerçekleri oluverdiler?

Afrika 15. yüzyıla kadar kendi halinde bir kıtaydı. Kabile yaşamının sunduğu belki tekdüze fakat düzenli, sakin ve huzurlu bir hayatı vardı. Kabileler birlikte yaşam konusunda hoşgörü sahibiydiler. Önemli zenginlikler olan su kaynakları ve geçimde olmazsa olmaz denebilecek hayvan otlakları barış içerisinde kullanılıyordu. Bozulmamış doğal dokusu, balta girmemiş ormanları, geniş ve mümbit arazileri ve hayatın kaynağı akarsuları vardı. Geçer akçe bunlardı ve kimsenin fazlasında gözü yoktu. Mısır gibi Habeşistan’daki Aksum Krallığı gibi köklü uygarlıkları vardı. Belki uzun yıllar önce Roma’yla uzun soluklu savaşlara girmiş ve büyük kayıplar vermiş Mısır onlarındı fakat bu kadardı. Yine M.Ö. 200’lerde Hannibal’ın filleriyle desteklediği güçlü ordusuyla meşhur Karataca, Roma ile Pön savaşlarına girmişti. Fakat Afrika’nın orta taraflarında bir yerde sabah güneşi öncesinde başlayan hayat hiçbir aksi rüzgar esmeden akışını sürdürüyordu.

Medeniyet hareketi mi sömürgecilik mi?

Afrika’nın talihini tersine döndüren ve Afrikalıyı bugün de devam etmekte olan buhranların içine iten şey başarısız Haçlı Savaşları sonrasında Avrupa’nın Ortaçağdaki zelil hali oldu. Perişanlık içerisindeki Haçlı Savaşlarından bir zafer çıkartan şeyse dünyanın ve özellikle doğunun zenginliklerinin görülmesi oldu.  Atlantik ve Cebelitarık’taki varlığıyla Endülüs, Bizans’ın düşmesiyle Balkanlardan Avrupa içlerine doludizgin ilerleyen Osmanlı, Avrupa’yı yeni arayışlara itiyordu. Bu arada ticaret yollarını Müslümanlara kaptıran, kendi içindeki Yüzyıl ve Otuzyıl savaşlarıyla iyice zayıflayan ve dönemin devasız hastalığı olan vebalar karşısında nüfusunun yarısını kaybeden Avrupa’nın bir çıkış bulma arzusu oldukça büyüktü. Bu durum coğrafi keşifleri başlatırken başlangıçta masum bir medeniyet hareketi gibi görünen Frenk toplumunun dünyayı keşfetme arzu ve isteği, trajik bir şekilde Afrika insanının geleceğinin karartılması ile son buldu. Sonrasında kulübesinde yarın kaygısı çekmeden dingin bir hayat süren Afrikalı, sahile yakın kısımlardan başlamak üzere karşılarında delikli demir taşıyan beyaz adamı buluyordu.  

100 milyondan fazla köle

Eskiden tek bir Afrika vardı. Fakat “insanın insan için kurt olduğu” söylemiyle kıtaya ayak basan Frenk toplumuyla İngiliz Afrika’sı, Portekiz Afrika’sı, İspanyol ve Fransız Afrika’sı, Alman ve İtalyan Afrika’sı, Hollanda ve Belçika Afrikaları oluverdi. İlerleme ve mücadele için Afrika’nın, dünyanın sömürülmesi şart koşuluyordu. Bir milletin ne kadar büyük ve yenilmez olduğu o ülkelerin sömürgeleriyle ölçülmeye başlandı. Bu şekilde kıta Afrika’sı yavaş yavaş talan edilmeye başlandı. Yağmalanan ilk şey Afrika’nın insan kaynağı oldu. Afrikalı ilk olarak canını, bedenini yani kendini kurban verdi. Sömürgeciliğin ilk olarak başladığı 15. yüzyılın ortalarından itibaren tam dört asır boyunca batıda Senegal’den Angola’ya kadar hemen her limanda kurulan köle pazarlarında, işbirlikçi Afrikalı şeflerin nezaretinde başlatılan ‘köle avlarında’ 100 milyondan fazla Afrikalı hayatını verdi. Bunların önemli bir kısmı ‘avlanma’ sırasında kaçarken hayatını kaybederken, yakalanan zavallılar 70–200 Frank karşılığı satılarak elleri ve ayakları zincirlenmiş bir şekilde Avrupa’ya Amerika’ya yelken açan gemilere bir mal gibi yüklendiler. Çilenin kalan kısmı ise kendilerine asla bir insan muamelesi yapılmayan Atlantik’in öte yakasında devam etmek zorundaydı.

Savaşlar ve işgaller

Sanayi devrimi gerçekleşip Frenklerin insan gücüne gereksinimi kalmayıncaya kadar uzun yıllar bu dehşet düzeni devam etti. 19. yüzyılın sonlarına doğru kölelik yasaklandı ve Afrika’da var olmak direkt olarak işgal şartına bağlandı. Fiili işgalin şart koşulduğu 1885 Berlin Toplantısı bugünkü modern Afrika’nın sınırlarının çizilme kararıydı aynı zamanda. 1890’a varıldığında Afrika’nın işgal edilmemiş kısmı yalnızca %10 kadardı. İngiltere 20, Fransa 18, Portekiz 5, İspanya 4, İtalya 3 ve Belçika 2 toprak sahibiydi. İşte bu parçalanan topraklar büyük ölçüde bugün sayıları 53’e varan Afrika ülkelerinin devlet sınırları olmuştur. Yani Avrupa ülkelerinin kendi sömürge sınırları bugün yaşamaya devam etmektedir. Tabii ki problemler de.

Birinci ve ikinci dünya savaşlarında İngiliz ve Fransız ordularına dört milyon kadar asker vermek zorunda kalan Afrika, kendi içinde de sınırlar nedeniyle birçok kez savaşmıştır. 1960’larda Fas ile Cezayir, Benin ile Nijer, Etiyopya ile Somali; 1970’lerin sonlarında Uganda ile Tanzanya ve tekrar Etiyopya ile Somali; 1980’lerin başında Çad ile Libya; 1980’lerin sonunda Fas ile Moritanya ve 1990’ların sonunda Eritre ile Etiyopya arasında sınır anlaşmazlıkları patlak verdi. Aynı zamanda Mali ile Burkina Faso, 1960’lar, 1970’ler ve 1980’lerde farklı zamanlarda sınır savaşları yaparken Nijerya ile Kamerun 1960’lar ve 1980’lerde sınırlar yüzünden savaştılar. Bu savaşlardan hiçbiri sınır değişimi ile sonuçlanmadı.

Ya Kenya…

Geniş Somali topraklarının bir kısmının da işgaliyle kurulan eski İngiliz sömürgesi Kenya, Afrika’nın çarpık demokrasi ve yönetim anlayışının örnekliğidir. 1963 yılı sonundaki bağımsızlığı öncesinde İngiltere sömürge valileri tarafından yönetilen ve Avrupa’dan getirilen beyaz insan kaynağı ile Güney Afrika sömürgeleriyle bir ara birleştirilmek bile istenen Kenya topraklarının %75’i 1927 yılında bir avuç beyaz azınlığa teslim edildi. Neredeyse İkinci Dünya Savaşı arifesine kadar devam ettirilen toprak işgalleri milyonlarca Afrikalıyı çaresiz durumda bırakıyordu. Savaş sonrasında “Mau Mau” ismiyle yeniden alevlenen bağımsızlık ateşi on binlerce Kenyalının hayatı pahasına kazanılmış fakat ilk cumhurbaşkanı Kenyatta 15 yıl boyunca kimseyle paylaşmadığı yönetimden ancak 1978’deki ölümüyle uzaklaşmıştı. Ardından uzun yıllar yardımcılığını yapan Daniel Arap Moi 2002 seçimlerine kadar 24 yıl Kenya’nın en tepesindeki isim oldu. 2002 seçimleriyle başa geçen Mwai Kibaki de 27 Aralık 2007 seçimlerinden net bir mağlubiyet almasına rağmen kendini seçimin galibi ilan ederek mensup olduğu Kikuyu kabilesi ve diğer muhalif kabileler olan Luhya, Luo, Kalenjin ve Kamba’ya mensup 3000’den fazla kişinin Ruanda benzeri bir katliama uğramasına sebep oldu. Halbuki devlet başkanlığı ve parlamento seçimlerinin birlikte yapıldığı seçimde 210 sandalyenin 100’den fazlasını almayı başaran Demokratik Portakal Hareketi Başkanı Raila Odinga’nın seçimleri kaybetme olasılığı imkansıza yakındı. İHH İnsani Yardım Vakfı’nın muhalif kabile mensuplarının iktidar yanlılarına karşı başlattığı saldırılar akabinde bölgede yürüttüğü yardım çalışmaları sırasında camilere ve güvenli bölgelere sığınan insanlarla yaptığı görüşmelerde Odinga’nın kaybetme olasılığının neredeyse imkansız olduğu ve birçok seçim bölgesinde büyük seçim yolsuzlukları yapıldığı belirtilmişti.

Diktatörlük ve yönetime gayrimeşru bir biçimde el konması Afrika’nın önündeki en büyük sorunlardan biridir. Sadece Kenya’nın değil kıtanın hemen hemen bütün ülkelerinin başlıca sorunlarından biridir bu. Genellikle ülkenin en kalabalık ve etkili kabilelerinin elinde olan yönetimler başta ülke zenginliklerinin envai çeşit yolsuzlukla heba edilmesi olmak üzere Afrika insanını daha çaresiz ve zayıf bırakan büyük bir tusunami etkisine neden olmaktadır. Diktatörler halklarını düşünmeden ülke zenginliklerini silaha, kişisel gayrimeşru servete çevirirken maalesef hemen hiçbir engelle karşılaşmamaktadırlar. Bunun nedeni böylesi kişilerin iktidara geldikten sonra ilk iş olarak ordunun, parlamentonun ve önemli bakanlıkların başına kendi işbirlikçisi olan kişileri getirmeleridir. Bu özellikleri Batılı sömürgeci devletler tarafından çok iyi bilindiğinden bu kişiler aynı zamanda bu güçlerin piyonları olarak onların politikaları doğrultusunda ülkelerini daha uzun yıllar ipotek altına alan anlaşmalara imza atmakta, karşılığında ise uzun yıllar iktidarı kimseyle paylaşmamaktadırlar.

“Hiç kimse senin ülkeni senin için kalkındıracak değil”

Afrika’da ekonomik saldırılar ise çatışma eksenli sürüyor. 2005 yılında Blair öncülüğünde toplanan G8 ülkeleri Afrikalıların borçlarının silinmesi gibi “ulvi bir amaçla” toplanmışlardı. Fakat bu girişim Afrika’nın Batı’ya ekonomik bağımlılığının artırılmasından başka yeni acı reçeteler sunmaktaydı. Alınan kararlar paradoksal olarak Afrika’nın değerleri üzerinden bugünkü refah seviyesine ulaşan Batı dünyasını, yeniden kıtanın tek hakimi yapıyordu. Bu ‘insani’ girişime kimse inanmamıştı. Zira kıtaya refah vaat eden bu ülkeler aynı zamanda Afrika’ya gerçekleşen silah satışlarından %80’lik pay sağlıyordu. Sadece İngiltere ve bazı Doğu Avrupa ülkelerinin silah satışları nedeniyle Kongo’da yedi yıl boyunca devam eden çatışmalarda milyonlarca insan öldü. Sonuç Gambiya devlet başkanın söylediğinden başka bir şey değil: “Hiç kimse senin ülkeni senin için kalkındıracak değil.”

Afrika’ya Çin setti

Son yıllarda Batılı sömürgecilerin yerine geçmeye çalışan ülke ise Çin’dir. Çin 2008’i Afrika yılı ilan etmiştir. Hemen hemen Afrika ülkelerinin tamamına giren Çin sermayesi kıtayı bir ahtapot gibi sarıp sarmalamaya başlamıştır. İnsanın aklına Çin nere Afrika nere diyesi geliyor ama öyle değil! Küresel emperyalizm rejim filan dinlemiyor. Çin hala kağıt üzerinde komünist olsa da dünyanın en fazla büyüyen ülkesi olmaya devam ediyor ve bu haliyle Batı’nın Afrika’daki tek rakibi artık Çin. Çin’in özellikle silah satışlarından Afrika’da elde ettiği gelir bir hayli fazla. Bunun karşılığında ise Afrika ülkelerinden çok ihtiyaç duyduğu petrol ve yeraltı zenginliklerini alıyor. Bugün Afrikalı tüccarlar ardı ardına iflas bayrağını çekmeye devam ediyorlar. Nedeni ise elbette Çin. Yerel üreticiler Çin’in ucuz ve dayanıksız mallarıyla mücadele edemiyor ve artarda iflaslarını ilan ediyorlar.

Çin siyasette de Afrika ülkelerinin hemen yanı başında. Geçtiğimiz sene birkaç Afrika ülkesini birden ziyaret eden Çin cumhurbaşkanı özellikle Batıyla hesabı olan ve ekonomik darboğaz yaşayan siyasilerle kritik anlaşmalara imza atıyor. Birkaç milyonluk borçları bile ödeyebilmekten uzak olan ve İMF ve Dünya Bankası’nın elinde oyuncak ülkelere Çin’in ülkeye giriş karşılığı verdiği paralar aslında Afrika’nın ne denli büyük bir tehlikeyle karşı karşıya olduğunu görmesine engel oluyor. Yani durum zamanla IV. Murat’ın dediği gibi oluyor: “Bugün para alanlar yarın emir alırlar.”

10 saniye…

Afrika katısının en önemli sorunlarından birisi de sağlıkla ilgili olanlardır. Dünyanın bazı gelişmiş ülkelerinde artık görülmeyen çocuk felci, sıtma, ishal gibi hastalıklar her yıl başta çocuklar olmak üzere milyonlarca Afrikalıyı öldürmeye devam etmektedir. Hastalıkların genel olarak sebepleri de diğer birçoğu gibi yetersiz alım gücü ve fakirlikle bağlantılıdır. Bir dolarlık sıtma ya da ishal hapını bulamadığı için hayatını kaybeden Afrikalı sayısı senede iki milyonu aşmaktadır. Hemen her 10 saniyede önlenebilir hastalıklar nedeniyle bir çocuk ölürken sadece kıtanın batı kısmanda hastalıklar nedeniyle her dört çocuktan biri beş yaşını görememektedir.

Batılı ülkelerde bir çocuk hayata 85 yıl yaşama umuduyla gözlerini açarken Afrika’nın birçok ülkesinde ortalama 40 sene yaşama umuduyla hayata başlanmaktadır. Batılı ülkelerde ortalama olarak bir kişi için senelik 600 dolarlık sağlık harcaması yapılırken bu miktar Afrika’da 3 dolara kadar düşmekte ve ortaya 200 katlık bir yaşam standardı çıkmaktadır. İsviçreli bir insanın senelik geliri Etiyopyalı 400 insanınkine denktir.

1,2 milyona bir göz doktoru!

Afrika’da katarakt ve katarakta bağlı körlük ortalama dünya ülkelerinin oldukça üzerindedir. İHH’nın Sahra kuşağını kapsayan 10 ülkede devam ettirdiği katarakt ameliyatları bu nedenle körlük yaşayan 100 bin Afrikalı için umut vaat ederken projenin kıtadaki sağlık gerçeğiyle ilgili ön bilgileri oldukça iç acıtıcıdır. İHH’nın verdiği bilgilere göre Afrika’da her 2000 katarakt hastasından sadece bir tanesi ameliyat olabilmektedir. Nijer, Burkina Faso, Çad, Moritanya gibi Sahra ülkelerinde doktor ve sağlık merkezi sıkıntıları da dehşet noktasındadır. Burkina Faso’da her 35 bin insana bir doktor düşerken Nijer’de her 1,2 milyon insana bir göz doktoru düşmektedir. Bu 13 milyonluk ülkede sadece 11 göz doktoru olması anlamına gelmektedir. Halbuki üzerinde bedenlerini çekebilecek bir kuvvetten bile yoksun insanlar dolaşırken aynı Nijer’in altı, uranyum açısından dünyanın en zengin cevherlerini içermektedir. Tıpkı Sierra Leone’nin elmas, Nijerya’nın petrol, Gine’nin demir madenleriyle dolu olduğu gibi. Fakat bu madenler ne hikmetse hala sömürgeci Fransız ve İngiliz’e hizmet etmeye devam etmektedir. Afrikalı bu sömürge ülkelerine hala günlük olarak 100 milyon dolarlık borç ödemesi yapmaya devam etmektedir. Sağlığı, hayatı ve geleceği çalınan Afrikalı yiyecek bir lokma bulamazken alınan bol sıfırlı faiz borçlarıyla sınırsız silahlanma içine girilmekte ve sonuç olarak yarısı günlük 1 dolardan daha az bir gelirle yaşamaya çalışan Afrikalı daha da fakirleşmektedir.

AİDS Afrika’yı bitiriyor!

Sağlık alanında hemen tüm Afrika’yı ilgilendiren diğer önemli sorun AİDS hastalığıdır. Nasıl bulaştığı hala bir muamma olan ve fakat büyük ihtimalle laboratuarlarda üretilen hastalık inanılmaz bir hızla yayılmaya devam ederken Afrika’nın kabusu olmaya devam etmektedir. İlk defa 1980’li yılların başında Afrika’nın güney kısımlarında çıktığı iddia edilen AİDS nedeniyle başta Güney Afrika Cumhuriyeti, Namibya, Botsvana, Zambiya ve Zimbabve olmak üzere Sahra altı ülkeleri ve Etiyopya’dan Malavi’ye, Kenya’dan Nijerya’ya kadar onlarca Afrika ülkesi tehdit altındadır. Senelik üç milyona yakın ölümün %80’e yakın bir kısmını Afrika ülkelerinin tutması durumun vahametini gözler önüne sermektedir.  İşin korkunç yanı insanların HİV virüsü taşıyıcısı olduğunu bilmemeleridir ki bu durum hastalığın inanılmaz bir hızla yayılmasını sağlamaktadır. Güney Afrika Cumhuriyeti’nde sokakta görülen her dört kişiden biri AİDS mikrobu taşırken Namibya, Zimbabve, Botsvana gibi ülkelerde her beş kişiden biri HİV virüsü taşımaktadır. Yani Afrika’nın bu bölümünde AİDS olmak nezle olmak kadar doğal olarak görülmektedir.

13 milyonluk Zimbabve’de çoğu çocuk olmak üzere her hafta 3000 kişi AİDS’e kurban gitmektedir. 1980’lerde 69 olan ortalama yaşam AİDS nedeniyle şimdilerde 40’lara inmiştir. Bu ülkede yine başta AİDS nedeniyle bir milyonu aşkın yetim çocuk bulunmakta ve çocuklar başta organ, fuhuş ve dilenci mafyalarıyla kötü niyetli misyonerlerin tehditlerine açık bir halde her türlü mahrumiyet içerisinde yaşam mücadelesi vermektedir. AİDS ile mücadele için maalesef palyatif tedbirler önerilmekte sınırsız cinsel özgürlüğün Afrika insanını ne duruma getirdiğine neredeyse hiç değinilmemektedir. Afrika’da AİDS’i bitirecek tek şey aile mahremiyetinin korunması ve insanların ahlaklı olmalarının sağlanmasıdır.

Yeni-sömürgecilik süreci misyonerlik çabalarıyla sürüyor

Afrika’daki en önemli yaralardan biri de Batı’nın misyonerlik çabalarının getirdiği büyük yıkımlardır. Afrika’da 100 bin misyoner yeni-sömürgecilik çabalarının bir uzantısı olarak bugün hemen her Afrika ülkesinde boy göstermektedir. Gidenos International gibi sadece İncil dağıtan ve kiliselere destek olan Vatikan destekli yüzlerce kuruluş birçok alanda faaliyetlerini sürdürmekte ve insanların dinlerini onların eksikliğini/açlığını duyduğu şeyleri kullanarak çalmaktadırlar. Adı geçen ABD merkezli kuruluş dünyanın 179 ülkesinde İncil dağıtmakta ve en önemli çalışma noktalarını Afrika oluşturmaktadır.

Geçtiğimiz yüzyılın başında tüm Afrika için sadece 10 milyon Hıristiyan’dan söz edilirken yaşadığımız dönemde Afrika’da 350 milyon insanın Hıristiyanlaştırıldığı ifade edilmektedir. Bugün sadece Katolik kilisesine bağlı olan okullarda 10 milyon Afrikalı çocuk öğrenim görmektedir ve İncil zorunlu ders olarak okutulmaktadır. Bugün Afrika’da sokak aralarında bir kuyuyu tamir ederken, ya da bir meslek edindirme kursu, dil kursu verirken misyonerlerle karşılaşmak çok doğal hale gelmiştir. Burkina Faso’da Djibo bölgesindeki yardım çalışmaları sırasında bisikletler üzerindeki beyaz insanları gördüğümüzde bu kişilerin bir hastane vasıtasıyla misyonerlik yapan Avustralyalı doktor misyonerler olduğunu öğrenmiştik. Bu ve benzeri kişiler bulundukları mekanlarda yerleşmekte ve uzun yıllar çalışmalarını sürdürmekte sonuç olarak “misyon” dedikleri Hıristiyanlık inancının yayılmasını sağlamaya çalışmaktadırlar. Maalesef bilgi açısından zayıf ve cahil olan kimseler çoğu zaman bu kötü niyetli insanların tuzağına düşmektedir. Afrika ülkelerinin hiç de azımsanmayacak bir kısmının okuryazar oranlarının %20’lerin altında bulunduğu düşünüldüğünde misyoner tehlikenin boyutları da gözler önüne serilmektedir.

Afrika’daki Türkiye

Ülkemiz de Afrika kıtasında dört asra varan bir geçmişin varisidir. Osmanlı’nın kıtadaki varlığı döneminde kendisine karşı yapılan isyanların üç beşi geçmediği düşünüldüğünde sömürge zihniyetinden uzak olan kıtadaki yönetimden insanların ne kader memnun olduğu görülecektir. Hatta özellikle kıtanın kuzeyindeki Osmanlı varlığı sömürgeci ülkelerin bu noktalara yanaşmalarına engel olmuştur. Bugünkü Darfur’un yerlileri olan Forlar Birinci Dünya Savaşı sırasında Osmanlı’yla hiçbir ilgileri kalmadığı halde yine Osmanlı için İngilizlere saldırıda bulunabiliyor ve bu şekilde binlerce insan hayatını verebiliyordu. Bu sevgi aslında hiç bitmedi.

Afrika’ya bu kadar yakın ve fakat Afrika’dan bu kadar uzak bir ülke hangisi diye soracak olunursa yakın bir zamana kadar Türkiye diyebilirdiniz. Fakat özellikle birkaç yıldır İHH, Deniz Feneri, Kimse Yok mu, Cansuyu gibi yardım kuruluşlarının Afrika’ya yardım merkezli ziyaretleri kıtayı oldukça müspet bir şekilde Türkiye insanıyla yakınlaştırmıştır. Yine bu yakınlaşmada Doç. Dr. Ahmet Kavas gibi kahraman akademisyenlerin emekleri asla ölçülemez. Artık Türkiyeli hayırseverler Afrika’nın ortasında su kuyuları, okullar, camiler yapmakta, sayıları 100 bine varan katarakt ameliyatları gerçekleştirmekte, bayramları paylaşmaktadır. Geçtiğimiz kurban bayramında sadece İHH İnsani Yardım Vakfı, Afrika’nın 41 ülkesinde kurban kesmiş ve 750 bin civarı Afrikalıyı bayramı vesile kılarak ziyaret etmiştir. STK’ların sürüklediği bu muhteşem ivmeye devlet kurumları da destek vermeli ve sömürmek için değil dostluk ve kardeşlik temelli iyi ilişkiler devam etmelidir. Özellikle son senelerde Türk Dış işlerinin TİKA atılımları, Başbakan Sayın Tayyip Erdoğan’ın Afrika Birliği ziyaretleri ve son Afrika Birliği zirvesinin Ağustos ayı içinde Türkiye’de icra edilmesi önemli gelişmeler olarak görülmelidir.  Buna rağmen 53 Afrika ülkesinden hala 13’ünden elçiliğimizin bulunması kayda değerdir.

Afrika zengin bir kıtadır ve gelecek Afrika’dadır. Afrika deyince aklımıza ne gelir? Evvela siyah dediğinizi duyar gibiyim. Ama nasıl bir siyah? Siyah alelade bir renk değildir ve hiç olmamıştır. Siyaha bir kez daha bakın. Beyaz onsuz ne yapabilir ki? Beyaz siyah olmadan bir hiçtir. Bir kez daha bakın siyaha. Siyah güzeldir.

YAYIN BİLGİLERİKategori Adı Yurt İçi RaporlarTarih 2010-01-01
Şube ve Temsilcilerimiz
konya
İnsan Hakları ve Mazlumlar İçin Dayanışma Derneği - MAZLUMDER Konya Şubesi
Adres: Abdulaziz Mah. Keykubat sok.No:1 Gazyağcı İşhanı Kat: 3 No: 9 Meram \ KONYA
E-posta: konya[a]mazlumder.org | Telefon: 0 332 353 36 37 | Faks: 0 332 353 36 37

Ziyaretçi Sayımız : 2751278

beyaz.net, bilisim, network, web uygulamalari