konya
İsmet Âdemiyyetledir

İsmet demiyyetledir:

İnsan Haklarına Fıkhi Bakışlar

Recep Şentürk

Bu yazının insan haklarına temel yaklaşımı ‘varım öyleyse haklarım var’ ifadesiyle özetlenebilir.

Başka bir ifadeyle insanın haklarının temeli, insanın varlığıdır.

Bu fikir Fıkıh’taki ‘

İsmet demiyyetledir[1]

ilkesine dayanmaktadır. Bu ilke klasik fıkıh kitaplarında ‘

El-ismetü bi’l-demiyyeti

’ şeklinde ifade edilir. Aşağıda Fıkh’ın insan haklarına nasıl yaklaştığını bu ilke çercevesinde ele alacağız. demiyyeti veya günümüz ifadesiyle insanlık özelliğini, insan haklarının temeli yapmakla İslam hukukçuları evrensel bir yaklaşım benimsemişlerdir. İslam hukukunda, ibrahimiyyet (ehli kitab) ve demiyyet arasındaki ihtilaf.

İnsan hakları tartışmalarında temel diyalektik, evrensel adaleti zavunanlar ile, adaleti sadece kendileri için istiyenler arasındadır; başka bir ifadeyle insan haklarını aletselleştirenler ile onları bizatihi bir değer görenler arasındadır[2]. Bu iki grup arasında çatışma her toplumda vardır. Her toplum adalet ve hakları aletselleştirmeye veya onları sadece kendi mensupları için isteyenlere sahiptir.Müslümanlar da bu konuda bir istisna değildir.Bu nedenle, hangi ülkeden, kültürden, dinden veya ekolden olursa olsun, evrensel adaleti savunanlar ve değer akılcılığını kullananlar işbirliği yaparak, önce kendi toplumlarındaki sonra da başka toplumlardaki adaleti sadece kendileri için isteyen ve insan haklarını aletselleştirmeye çalışanlara karşı işbirliği yapmalıdırlar.

Doğu-Batı, Batı-İslam, Avrupa-Türkiye gibi diyalektikler (çatışma tasavvurları), insan hakları alanında bize yarar sağlamaz. Çünkü bu diyalektiklerin iki tarafında da adalet ve insan hakları konusunda benzer olumlu veya olumsuz (evrenselci veya cemaatçi; aletsel akılcı veya değer akılcısı) yaklaşıma sahip insanlar bulunmaktadır.

Bize göre temel diyalektik veya çatışma zalimler ve zulmü savunanlar ile adiller ve adaleti savunanlar arasındadır. Müslümanın ötekisi zalimlerdir. Kur’an-ı Kerimde bu çok güzel bir şekilde ifade edilmiştir:

فَلاَ عُدْوَانَ إِلاَّ عَلَى الظَّالِمِينَ

‘... Zalimlerden başkasına düşmanlık yoktur’[3].

İnsan haklarına saygılı olan insan ister Müslüman olsun ister olmasın onunla Müslümanların bir toplumda yaşaması mümkündür. Böyle bir insanı ‘öteki’ olarak görüp ona karşı düşmanlık yapmak yasaktır. Ancak öbür yandan, bir Müslüman zulüm yapıyor ve insan haklarına saygı göstermiyorsa, ona karşı çıkmak bir yükümlülüktür.Dolayısıyla, sosyal seviyede biz ve öteki arasındaki ayrımın ölçütü zülüm ve adaletttir. Öteki zalimlerdir. Burada sosyal seviyede konuştuğumuzun özellikle altını çizmek gerekir çünkü akaid seviyesinde konu çok daha farklı bir yaklaşımla ele alınmaktadır.

İslam’ın insan haklarına nasıl baktığı sorusu, en başta hukuku ilgilendiren bir mesele olduğundan Fıkıh bağlamında araştırılması gerekir.Konuyla ilgili bir çok ayet ve hadis vardır ama bunlar konunun İslam hukuk sistemi içinde nasıl ele alınıp uygulandığını doğrudan ve tam olarak yansıtmaz.Çünkü ayet ve hadisler, diğer şeri delillerle birlikte başvurulan kaynaklardan sadece iki tanesidir. İcma, kıyas ve ıstıslah bu deliller arasındadır.

Fıkıh’ın insan haklarına yaklaşımı tam olarak, hem soyut hukuki kurallara hem de somut tarihi uygulamalara bakarak anlaşılabilir.Tarihi uygulanmadan soyutlanmış olarak bir hukuku anlamak imkansızdır.Bu nedenle Fıkıh’ın insan haklarına yaklaşımının daha iyi anlaşılabilmesi için, sadece Fıkıh metinlerine dayanan literal bir yaklaşım yerine, hukuki ve sosyolojik bakış açıları birlikte kullanılmalıdır[4]. Elinizde çalışma, bu konusu yaklaşımdan hareketle konuyu hukuk sosyolojisi çerçevesinde ele alacaktır.

Fıkıh’ın insan haklarına yaklaşımını anlayabilmek için, Fıkıh’ın çok katmanlı ve çok değerli bir hukuk mantığı kullandığının altını çizmemiz gerekmektedir.Fıkıh’ta ahkam üçe kısma ayrılır: zaruriyyat, nassiyyat ve içtihadiyyat.Zaruriyyat hukukun ebedi ve evrensel aksiyomatik ilkeleri olarak tanımlanmıştır.Nassiyyat, Şari (Allah ve Resülü) tarafından konulan hükümleri ifade eder. İçtihadiyyat da müçtehitlerin içtihadıyla sabit olan hükümlerdir. Nassiyyat ve içtihadiyyata, “zaruriyyat”ın mukabili olarak “zanniyyat” da denilebilir. Burada zanniyyat, zaruriyyat kısmına giren hükümler gibi axiomatic (bedihi veya aklın tartışmasız bir şekilde zorunlu bir veri olarak kabul ettiği) olmayan hükümler anlamına gelmektedir.Zanniyyat mertebesi de kendi içinde nassiyyat ve içtihadiyyat diye ikiye ayrılır.

Bu noktada, kavram ve terim ayrımına dikkat çekmek istiyorum.İnsan hakları kavramı düşünce planında bütün evrensel medeniyetlerde vardır.Ancak her medeniyet, bu soyut kavramı kendine has bir terminoloji ile ifade etmiş ve gene kendine has bir yolla meşrulaştırmıştır.İslam hukukunda insan hakları kavramı ile alakalı olarak kullanılan kavramlardan bazıları şunlardır: Hukûk’ul-âdemiyyin, hukûk’un-nâs, ismet, hurmet, men’, el-ûsul el-hamse, külliyyât, zarûriyyat, kerâmet, vb[5].

Başlangıçta dikkat çekmek istediğim bir başka husus ta İslam dini nasıl İbrahimi gelenekten gelen Batılı bir dinse, İslam felsefesi Yunan Felsefesini içselleştirmiş ve aşmış Batılı bir felsefe ise, İslam bilimi nasıl Batılı bir bilim ise, İslam hukuku da Batılı bir hukuktur.Batılı olmak iyi midir, kötü müdür, bu ayrı bir konudur ama İslam hukukun, İslam dini gibi[6], Batılı bir hukuk olduğu tarihi bir tespittir.Aşağıda görüleceği gibi, günümüz dünyasında, genellikle seküler Batı hukuku ile özdeşleştirilen bir çok insan hakları kavramı klasik Fıkıh düşüncesinde farklı bir terminoliji ile ifade edilmiştir.

1. Hukukun Konusu Kimdir?: İnsan mı, Vatandaş mı?

Fukaha hukukun konusunun, daha açık bir ifadeyle hak ve sorumlulukları yüklenecek konunun (mevzu, suje, nesne) kim olacağı konusunda ihtilaf etmişlerdir.Bir kısmına göre, hukukun konusu --dini inançları ve siyasi mensubiyeti ne olursa olsun-- âdemi yani evrensel insandır.Diğer bir kısmına göre ise, hukukun konusu Müslüman veya Müslüman-olmayan insandır, başka bir ifadeyle din temelli vatandaşlıktır.

Başta Hanefi Fukahası olmak üzere, evrensel bir yaklaşım benimseyen Fukahaya göre İslam hukuku konu olarak evrensel insanı görür, hak ve sorumlulukları insan arasında fark gözetmeden her kese aynı şekilde yükler.Diğer mezheplerden de evrensel yaklaşımı savunan fukaha vardır ama Maliki, Hanbeli ve Şafii mezhebinden fukaha’nın büyük çoğunluğuna göre ise hak ve sorumluluklar kişilerin dinine ve İslam devletinin vatandaşı olup olmamalarına göre değişir. Müslümanlar için ayrı, Müslüman ve İslam devletinin vatandaşı olmayanlar için ayrı hukuk kuralları geçerlidir.

“Evrenselci” yaklaşım diye isimlendirdiğim birinci yaklaşıma göre İslam hukuku, evrensel bir hukukdur, Müslüman olsun olmasın her kesi konusu olarak görür. demiyyet, yani insan olmak, hak ve sorumlulukların temelini teşkil ettiğinden, din ve cinsiyet hak ve sorumlulukların belirlenmesinde bir rol oynamaz.demiyyetin hukukun mevzuu olarak kabul edilmesi, ırkçılık, din ayrımı ve cins ayrımı gibi muhtemel problemleri daha baştan ortadan kaldırır. Çünkü kadın erkek, müslüman, müslüman olmayan bütün insanlar âdemiyyet kategorisine girer.

“Cemaatçi” yaklaşım olarak isimlendirdiğim ikinci yaklaşıma göre ise, “iman” ve “emân” hak ve sorumlulukların belirlenmesine rol oynar: ismet iman veya emân iledir.Cemaatçi yaklaşım açısından din ayrımının hukukta önemli bir rol oynadığını görmekteyiz. Fakat esas ayrım, modern bir terim kullanarak ifade etmek gerekirse, vatandaşlar ve vatandaş olmayanlar arasındadır.Çünkü iman ve emân, Cemaatçi yaklaşım açısından vatandaşlığın temeli olarak görülür. İman ve emân sahibi olanlar, vatandaş olurlar ve hukukun konusu haline gelirler. Vatandaş olmayanlar veya klasik ifadesiyle ‘harbîler’ ise hukukun konusu dışında kalırlar.Buradan hareketle, Cemaatçi yaklaşıma göre hukukun konusu “vatandaş”tır diyebiliriz.

Evrenselci ve Cemaatçi okullar arasında ihtilifa sebep olan soruları şöylece sıralayabiliriz: Müslümanlar tüm insanlık için hukuk yapabililer mi? Yaparlarsa nasıl yaparlar? Böyle bir hukuk yapıldığı zaman, müeyyideleri ya da yaptırımları ne olur? Cemaatçi okul, müslümanların İslam devletinin vatandaşı olmayanlar için hukuk yapmasına karşı çıkar ve bunu bir devletin kendi sınırları dışında kalan insanlar için hukuk yapamayacağı iddiasıyla temellendirmeye çalışır. Evrenselci okul ise, bunun zorunlu olduğunu savunur ve İslam’ın maksadı bütün dünyada adaleti temindir, teziyle bunu yaklaşımı savunur.

2. Temel Haklara Kimler Sahiptir?: İnsanlar mı, Vatandaşlar mı?

Yukarda ortaya koymaya çalıştığımız ayrımın bir çok sonuçları vardır.Bunlar arasında en önemlisi, temel haklara kimlerin sahip olacağıdır.Cemaatçi yaklaşım, vatandaş olmayan insanları[7], hukukun konusu olarak görmediğinden onların hak ve sorumluluklarıyla ilgilenmez ve böyle bir yetkiyi ve sorumluluğu kendinde görmez.Ancak evrenselci yaklaşım, kendisini bütün insanların hak ve sorumluluklarını belirlemek ve aralarındaki ilişkileri düzenlemekle sorumlu tutar.

Evrenselci ve Cemaatçi yaklaşımlar hukukun aksiyomatik ilkeleri ve temel hakların ne olduğu konusunda birleşirler. Her iki okula göre de zaruriyyat denilen beş temel hak vardır: (1) hayatın dokunulmazlığı (ismetü’n-nefs veya ismetü’d-dem), (2) malın dokunulmazlığı (ismetü’l-mâl), (3) dinin dokunulmazlığı (ismetü’d-dîn), (4) aklın dokunulmazlığı (ismetü’l-akl), (5) nesil ve onurun dokunulmazlığı (ismetü’n-nesl ve ismetü’l-ırz).Kısaca “ismet” olarak ifade edilen dokunulmazlık hakkı, evrenselci okul tarafından hukukun konusu kabul edilen âdemiyyet yani mutlak manada insana tanınır. Buna karşılık, cemaatçi okul, ismet yani dokunulmazlık hakkını sadece hukukun mevzuu olarak gördüğü ülke vatandaşlarına—iman ve eman sahiplerine—tanır.

Din hürriyeti hem şahıs hem de grup seviyesinde düşünülen bir haktır çünkü din genellikle cemaatle var olur. Bu yüzden İslam hukukunda dini gruplara ‘millet’[8] olma hakkı verilmiştir.

Fıkıhta söz konusu edilen her bir milleti, bir medeniyet olarak da görmek mümkündür. Çünkü her milletin kendine has bir medeniyet ve kültürü vardır. Buradan hareketle, İslam hukuku çerçevesinde medeniyet haklarından da bahsedebiliriz.Her medeniyetin millet ismi verilen toplumsal bir düzen içinde varolma ve kendi kültürünü yaşatma hakkı vardır.Fıkhî bir yaklaşıma göre, medeniyetler arasındaki ittifak, zaruriyyat seviyesinde gerçekleşir, bunun dışında her medeniyet kendi farklılıklarını yaşama hakkına sahiptir[9].

Evrenselci okul âdemiyyet, Cemaatçi okul ise ibrahimiyyet temelinde kurulmuştur denebilir. Çünkü Ehli Kitap Hz. İbrahim neslindendir ve Cemaatçi okul Ehli Kitap dışındakileri, İslam hukuku dışında mütelaa etmektedir.Ehli kitap millet olma hakkının tek sahibi midir? Sadece ehli kitaba millet statüsü tanıyan fukaha ve bütün dinlere millet statüsü tanıyan fukaha arasındaki ayrımın temelinde ademiyyet ve ibrahimiyyet yaklaşımları arasındaki fark yatmaktadır.

Evrenselci yaklaşımı benimseyen fukahaya göre, Müslümanlarla müslümanlar arasında ki de facto (bilfiil) ilişki, barış üzerine kurulmuştur. Çünkü onlar Müslümanlara saldırmadıkça, Müslümanlar onlara saldıramaz. Ancak, Cemaatçi yaklaşımı esas alan Fukaha’ya göre, zimmet akdi yapmamış olan gayrı Müslimlerle Müslümanlar arasındaki ilişki savaş ilişkisidir.

Kadın hakları açısından, Evrenselci ve Cemaatçi okul arasında, zaruriyyat söz konusu olduğunda bir fark yoktur. Her iki okulunda bu seviyedeki hakların sahipleri konusundaki yaklaşımında cinsiyet bir yer tutmaz. Ne âdemiyyet ve nede iman ve emân cinsiyetle alakalı özellikler değildir. Bütün insanlar kadın veya erkek olmalarına bakılmaksızın âdemi kabul edilir, iman edebilirler veya eman antlaşması yaparak zimmi olabilirler.

3. Temel Haklar Verili midir, Kazanılmış mıdır?

Yukarda ortaya konulan ihtilafın bir başka sonucu da hakların verili mi yoksa kazanılmış mı olduğu ile alakalıdır.Evrenselci yaklaşıma göre, dokunulmazlık “ismet” insanın doğuştan getirdiği bir haktır. Aşağıda önde gelen Hanefi fıkıhçılarından Serahsi’den (ö. Ms. 1090) yapılan alıntı, bu bakış açısını güzel bir şekilde özetlemektedir:

Allah, insanı emanetini taşımak maksadıyla yarattığından dolayı, kendisinin yükleyeceği sorumluluklara ehil hale gelsin diye ona akıl ve zimmet (kişilik hakkı) bahşetmiştir. Sonra, ona dokunulmazlık, özgürlük ve mülkiyet hakkı bahşetmiştir ki hayatını devam ettirebilsin ve omuzladığı görevleri yerine getirebilsin. Sonra bu sorumluluk, özgürlük ve mülkiyet hakkı—kişinin mümeyyiz veya gayr-i mümeyyiz olduğuna bakmaksızın—herkes için doğuştan sabittir. Aynı şekilde, hak ve sorumluluk taşımaya uygun zimmet (kişilik hakkı) sahibi olmak da—kişinin mümeyyiz veya gayr-i mümeyyiz olduğuna bakmaksızın—herkes için doğuştan sabittir. [10]

Bu yaklaşımın örneklerini başka fakihlerin eserlerinde bulmak mümkündür. Fakat burada yazıyı uzatmamak için sadece bir iktibasla yetineceğiz.

Serahsi’den yapılan iktibasın ortaya koyduğu gibi, evrenselci yaklaşıma göre, insan haklar doğuştantır, Allah tarafından verilmiştir, devlet-vatandaş ilişkisi yerine Allah-insan ilişkisi merkezlidir ve insan hakları devlet de dahil olmak üzere hiç bir otorite tarafından asla alınamaz.

Cemaatçi yaklaşıma göre ise, insan hakları akitseldir ve devlet-vatandaş ilişkisi merkezlidir. İman ve eman ile kazanılan vatandaşlığı hak ve sorumlulukların temeli olarak gören Cemaatçi yaklaşıma göre, haklar devlet tarafından vatandaşlarına verilir. Vatandaşlıklarını kaybedenler haklarını da kaybederler.

4. Azınlık Hakları: Zimmet Nedir, Cizye niçin ödenir

Evrenselci okula göre, yukarda Serahsi’den yaptığımız alıntının açıkça ortaya koyduğu gibi insanlar doğuştan “zimmet”le doğarlar.Daha açık bir ifade ile her doğan insan, günümüzde kişilik hakkı denilen hak ve sorumluluklara ehil olarak doğar.Bu yaklaşıma göre, Müslüman olmayanlarla yapılan zimmet akdi, zaten var bir hakkın yazıya geçirilerek teyit edilmesinden ibarettir. Evrenselci Fukaha’ya göre, bütün insanlar âdemiyyet sebebiyle, aynı temel haklara sahip olduklarından ve insanlar arasında din farkı gözetilmeden hepsi dokunulmaz kabul edildiğinden dolayı, aslında akd-i zimmet ile verilen yeni bir hak yoktur.

Bu nedenle cizye, dokunulmazlık hakkının karşılığı olarak görülemez, çünkü dokunulmazlık hakkı zaten doğuştan bütün insanlarda vardır. Evrenselci yaklaşıma göre, cizye Müslüman olmayan vatandaşlara yüklenen bir vergiden ibarettir. Müslümanlar, nasıl zekat gibi farklı bir ödeme yükümlülüğü altındaysa, Müslüman olmayanlarda cizye ödeme yükümlülüğü altındadır.

Diğer yandan, Cemaatçi okula göre, insanların doğuştan getirdikleri bir hak yoktur. Zimmet yani kişilik hakkı da diğer haklar gibi devlet tarafından verilen bir temel haktır. Bu nedenle, devlet, akd-i zimmet yapan Müslüman olmayanları vatandaşlığa kabul eder ve onlara dokunulmazlık hakkı verir.Burada devlet ile vatandaş arasında bir kontrat söz konusudur[11].

5. Fıkıh’ta Haklar ve Yaptırım:

Haklar üçe ayrılır: insan hakları, pozitif haklar, ahlaki haklar. İnsan hakları ve pozitif haklar devlet müeyyidesi ile uygulanır, ahlaki haklar dini, kültürel ve sosyal müeyyideler ile uygulanır. Öte yandan, insan hakları evrenseldir, pozitif haklar sadece bir devletin vatandaşlarına aittir.

Fıkıh’ta da hakları üç kısma ayrımak mümkündür: (1) Evrensel olarak bütün insanlığa tanınan haklar: Yukarda sözünü ettiğimiz beş temel hak, (2) Vatandaşlar arasında bir gruba tanınan haklar: belli meslek erbabına veya belli bir bölgede yaşayanlara devlet tarafından tanınan haklar, (3) Ahlaki haklar mesela anne ve baba hakları.

Dayandıkları hükümün özelliği açısından mukayese edersek, birinci gruba giren haklar, zarurriyyat ve külliyyat denilen ahkam ile sabit olur. İkinci ve üçüncü gruba girenler ise nass veya içtihat ile sabit olur.

Haklar ve makasıd arasında da önemli bir ilişki vardır: (1) Zaruriyyat: bu kısma giren haklar, modern hukuktaki birinci nesil insan haklarına benzeyen haklardır ve devletin sorumluluğundadır; (2) Haciyyat: Modern hukuktaki ikinci nesil insan haklarında yani ekonomik, sosyal ve kültürel haklara benzerler.Devlet bu hakları destekler ama sorumlu değildir. Mesela temel ihtiyaçların (havaici asliyye) karşılanması bu gruptandır. (3) Tahsiniyyat: Üçüncü nesil ahlaki haklar olarak görülebilir. Devletin sorumluluğu ve yaptırım alanı dışındadır.

8. Tarihte Uygulama:

Yukarda kısaca ortaya koymaya çalıştığımız insan haklarına dair farklı yaklaşımlar İslam tarihi boyunca farklı yönetimler altında ve farklı cografyalarda uygulanmıştır: Emeviler, Abbasiler, Endülüs Emevileri, Hindistan’ta yaşamış olan Baburlüler ve Osmanlılar en başta gelen örnekler arasındadır.

Osmanlılar yukardaki bahsi geçen yaklaşımı özellikle 19. asrıda dönemin değişen siyasi ve hukuki şartları altında yeniden gözden geçirmiş ve tecdid yaklaşımıyla reform yapmışlardır.Bu reformlar arasında en önemlileri şunlardır: 1808 Sened-i İttifak, 1839 Tanzimat’ın ilanı, 1876 Birinci Anayasal ve parlementer rejim, 1908 İkinci Anayasal ve parlementer rejim.

Bu reformlar Fıkıh’taki evrensel insan hakları yaklaşımının yeni bir terminoloji ile ifadesi olarak görülmüştür.Bu yüzden, Halife, Şeyhülislam ve ülemanın büyük çoğunluğunu söz konusu reformları İslam’dan uzaklaşma olarak görmemiş, karşı çıkmak yerine onları onaylamıştır.

Sonuç:

Müslümanlar tarihte yukarda kısaca ortaya koymaya çalıştığımız Evrenselci yaklaşım sayesinde, çok dinli ve çok medeniyetli siyasi sistemlerin hukuki zeminin hazırlamışlar ve bunu başarıyla çok geniş bir coğrafyada ve uzun asırlar boyunca uygulamışlardır. Ancak bu miras günümüzde unutulmaya yüz tutmuştur.

Huntington’un meşhur kitabında[12] bahsettiği dokuz medeniyetten altı tanesi Müslümanların yönetimi altında yaşamıştır[13]. Dünya medeniyetlerinden sadece üç tanesi İslam yönetimi altında yaşamamıştır. Çok medeniyetli bir yönetim hukuki ve felsefi temelini ‘ismet âdemiyyetledir’ ilkesinde öz bir şekilde ifade edilen evrenselci Fıkıh yaklaşımından almıştır.

demiyyetin ve dokunulmazlığın insan olma özelliği üzerine kurulduğu yaklaşımının günümüzde Fıkıh içindeki yerini yeniden kazanması, Müslümanların içinde yaşadığımız dünyada insan hakları tartışmalarına yeniden katkı yapabilecek bir konuma gelmeleri için önşarttır.


[1] demiyyet, ‘insan olmak’ (humanity), ‘ismet’ dokunulmazlık (inviolability) demektir.

[2] Burada ayrım sosyolojide Max Weber tarafından ön plana çıkarılan, ‘aletsel akıl’ (instrumental rationality) ve ‘değer akılcılığı’ (value rationality) ayrımına gönderme yapmaktadır.

[3] Bakara 192.

[4] Metot konusunda ayrıntılı bir tartışma için bkz. Recep Şentürk, “Haklar Sosyolojisi: İslam’da Evrensel ve Cemaatçi Yaklaşımlar Arasında İnsan Hakları” [Sociology of Rights: Human Rights in Islam between Communal and Universalistic Perspectives], (Tr. Şule Akbulut), İnsan Hakları Dergisi [Human Rights Review], 2005 (5), pp. 43-100.

[5] Bu konuda bkz. Recep Şentürk, Adamiyyah and ‘Ismah: The Contested Relationship between Humanity and Human Rights in the Classical Islamic Law”, İslam Araştırmaları Dergisi (Turkish Journal of Islamic Studies), ISAM, 2002 (8), pp. 39-70.

[6] Dinler tarihinde, dinler tasnif edilirken, İslam dini, Yahudilik ve Hristiyanlıkla beraber Batılı dinler arasında sayılır. Bu yaklaşım genellikle bilinen bir husustur. Ancak, İslam hukukunun Batılı bir hukuk olduğunun anlamı üzerinde durulmamış ve araştırılmamış bir husustur.

[7] Yani, Müslümanları ve zimmileri.

[8] Kendi iç işlerinde kısmen özerk dini topluluk. İslam idaresinde bütün dini topluluklar ‘millet’ olarak görülür. Mesela, İslam milleti, Yahudi milleti, Ermeni milleti gibi. İslam milleti, millet-i hakime (yönetici millet) kabul edilir.

[9] Fıkıh sadece insanlar arası ilişkilerin hükümleri üzerinde durmaz. Aynı zamanda milletler veya medeniyetler arası ilişkilerin ahkamını da üretir. Burada iki analiz seviyesi görmekteyiz: ‘mikro-Fıkıh’ ve ‘makro-Fıkıh’. Mikro-Fıkıh, fertler arası ilişkileri, makro-Fıkıh gruplar, dinler ve medeniyetler arası ilişkileri konu edinmektedir denebilir.

[10] Bu ibarenin aslı şöyledir:“Li enne Allâhe te‛âla lemmâ halaqa’l-insâne li hamli emânetihi ekramehû bi’l-‘aql ve’z-zimmeti li yekûne bihâ ehlen li vücûbi huqûqillahi te‛âla aleyhi. Sümme esbete lehû el-‘ismete ve el-hürriyyete ve el-mâlikiyyete li yebqâ fe yetemekkene min edâ‛i mâ hümmile mine’l-emâneti. Sümme hazihi’l-emânetü ve’l-hürriyyetü ve’l-malikiyyetü sâbitetün li’l-mer’i min hînin yûledu, el-mümeyyiz ve ğayru’l-mümeyyiz fîhi sevâun. Fekezâlike ez-zimmetü’s-salihatü fi vücûbi’l-huqûqi fihâ sâbitun lehû min hînin yûledu yestavî fihi’l-mümeyyizü ve ğayru’l-mümeyyizi.” Bkz. Serahsi, Usûl: s. 333-4.

[11] Daha ayrıntılı bir tartışma için bkz. Recep Şentürk, “Minority Rights in Islam: From Dhimmi to Citizen” in Islam and Human Rights (ed. Shireen T. Hunter and Huma Malik) Washington, DC: Center for Strategic & International Studies, 2005, pp. 67-99.

[12] Samuel P. Huntington, The Clash of Civilizations and the Remaking of World Order, New York: Simon and Schuster 1996.

[13] Huntington, dünya düzeninin nasıl yeniden yapılanacağından bahsettiği eserinde, günümüz dünyasında dokuz medeniyet olduğundan bahsetmektedir: Batı, Latin Amerika, Afrika, İslam, Çin, Hind, Ortodoks, Budist ve Japon.Huntington bu medeniyetlerin kaçınılmaz olarak çatışacağı tahminini yürütmektedir.Dikkat edilirse bu medeniyetlerden altı tanesi İbn Haldun zamanında tamamen veya kısmen Müslümanların yönetiminde birlikte yaşamaktaydı:İslam, Afrika, Hind, Ortodoks, Budist ve Endülüs’ü tecrübesinde olduğu gibi kısmen Batı.Huntington’un sözünü ettiği medeniyetlerden, sadece Çin, Japon ve Latin Amerika medeniyetleri İslam yönetimi altında değildi.Huntington’a göre medeniyetler arasındaki kültür ve değer farklılıklar kaçınılmaz olarak çatışmaya dönüşmek zorundaysa, Müslümanların yönetimi altında adı geçen medeniyetler nasıl oldu da asırlarca birlikte yaşayabildiler?

YAYIN BİLGİLERİKategori Adı MAKALELERTarih 2009-11-23
Şube ve Temsilcilerimiz
konya
İnsan Hakları ve Mazlumlar İçin Dayanışma Derneği - MAZLUMDER KONYA ŞUBESİ
Adres: Sahipata Mah.Alaaddin Bulvarı No:52/5 Meram-KONYA
E-posta: konya@mazlumder.org | Telefon: 0 332 353 36 37 | Faks: 0 332 353 36 37

Ziyaretçi Sayımız : 997628

beyaz.net, bilisim, network, web uygulamalari